KAZANANLAR VE KAYBEDENLER
05.11.2009 22:03 kültürsanat
KIZILDERİLİ ŞEFİN BİLDİRGESİ
05.11.2009 21:45 kültürsanat
LOKMAN HEKİM'İN TAVSİYELERİ
05.11.2009 21:06 kültürsanat
KAZANANLAR ve KAYBEDENLER
Kazanan her zaman çözümün bir parçasıdır,
kaybeden her zaman problemin bir parçasıdır.
Kazananın her zaman bir programı vardır,
kaybedenin her zaman bir özürü vardır.
Kazanan “Bu işi senin için yaparım” der,
kaybeden “Bu benim işim değil ki” der.
Kazanan her sorunda bir çözüm görür,
Kaybeden her çözümde bir sorun görür.
Kazanan “Uzak ama yolu biliyorum” der,
Kaybeden “Yakın ama yolu bilmiyorum” der.
Kazanan çakılların yanındaki çimeni görür,
Kaybeden çimenin yanındaki çakılları görür.
Kazanan “Zor olabilir ama mümkün” der,
Kaybeden “Mümkün ama çok zor” der.
KAYBETMEYİ GÖZE ALSANIZ DA
KAYBETMEMEKTİR BÜTÜN SORUN
SİZ KAZANAN OLUN
KIZILDERİLİ ŞEFİN BİLDİRGESİ
Aramızda pek az ortak yan var. Atalarımızın külleri bizler için kutsaldır, onların dinlendikleri yerse kutsanmış. Sizlerse pek üzüntü duymadan uzaklaşıyorsunuz atalarınızın mezarlarından. Ölüleriniz mezarın kapısından geçip yıldızlar arasında dolaşmaya başlar başlamaz, unutuyorlar sizleri ve doğdukları toprakları. Bizim ölülerimizse, onları var eden o güzelim dünyayı asla unutmazlar. Onun yeşeren vadilerini, mırıldanan ırmaklarını, görkemli dağlarını, parça parça ovalarını, yemyeşil kıyılı göllerini, körfezlerini hep severler.
Kızılderili adam vahşidir, sizin şehirlerinizi anlamaz, o, bir gölün üzerinden geçen rüzgarın yumuşak gürültüsünü sever. Öğleyin yağan yağmurun temizliği, taze çam yapraklarının ağırlaştırdığı rüzgar kokusundan hoşlanır. Kızıl adam için hava kıymetlidir; çünkü, hayvan, insan, ağaç, hepsi aynı solunumdan pay alır.
Kızıl Reis SEATLE
Herkesin hakkına riayet et.
Hayırlı işler uğrunda gayret sarf etmekten geri durma.
Herkesle hoş geçin.
Çocukların talim ve terbiyesine dikkat et.
Kendin için hoş görmediğin şeyi başkalarına reva görme.
Yapacağın işleri bilerek ve düşünerek yap.
Malınla dosta düşmana gösteriş yapma.
Akrabalarınla ilişkilerini kesme, onlara yakınlık göster.
Halkın ittifakla üzerinde durduğu şeye, sende uygunluk göster.
Bir kimseyi başkasının yanında mahcup düşürme.
Herkese karşı saygılı davran.
Öfkelendiğin zaman sözünü tartarak söyle.
İnsanlara karşı güleryüzlü ve doğru sözlü ol.
Birlikte hareket etmek adına, kazlardan alınacak dersler;
Göç eden kazları havada süzülürken hiç izlediniz mi?
İzlediyseniz grup halinde “V” şeklinde bir formda uçtuklarını
farketmişsinizdir. Bilim adamları bu konuyu araştırmış,
“Bu kazlar neden V şeklinde bir grup yaratarak uçarlar” diye…
Ve sonuçta kazların hiç de “kaz kafalı” olmadıkları ortaya çıkmış.
Bu araştırmanın sonuçlarından bizlerin ders alacağı noktalar var…
Uçan her kaz, kanat çırptığında arkasındaki kaz için onu kaldıran
bir hava akımı yaratır. V şeklinde uçan kaz grupları, birbirlerinin
kanat çırpışlarındaki hava akımını kullanarak uçuş menzillerini
yüzde 71 oranında uzatıyorlar. Yani tek başına gidebilecekleri
maksimum yolu grup halinde neredeyse ikiye katlıyorlar.
Alınacak ders:
Belli bir hedefi olan ve buna ulaşmak için biraraya gelen insanlar
hedefe daha kolay ve çabuk erişirler. Çünkü birbirlerinin çekimini kullanırlar.
Bir kaz V grubundan çıktığı anda uçmakta güçlük çekiyor, çünkü
kaldıraç etkisi yaratan hava akımının dışında kalmış oluyor.
Bunun sonunda hemen gruba geri dönüyor ve “V”nin gücünü kullanıyor.
Alınacak ders:
Kafamız kaz kadar çalışıyorsa, bizimle aynı yönde gidenlerle bilgi alışverişini
sürekli kılarız.
Başta giden grup lideri yorulduğunda en arkaya geçiyor ve hemen
arkasındaki lider konumuna geçiyor. Bu değişikliği sürekli yapıyorlar.
Alınacak ders:
Liderliği paylaşmak ve zor işi rotasyonlu yapmak ivme kazandırıyor.
Gerideki kuşlar öndekileri daha hızlı gitmek üzere bağırarak uyarıyor.
Alınacak ders:
Takım ruhu. Uçuş halindeki gruptan bir kaz hastalanır
veya bir avcı tarafından vurulur da uçamayacak hale gelirse, düşen kuşa
yardım etmek üzere iki kaz gruptan ayrılıp yanına gidiyorlar. Tekrar
uçabilene kadar veya ölümüne kadar onunla beraber kalıyorlar. Sonra gidip
diğer bir gruba katılıyor ve kendi gruplarına ulaşıncaya kadar onlarla beraber uçuyorlar.
Alınacak ders:
İşler zorlaştığında kenetlenmenin faydası var.
Bütün Dünya Dergisi'nin İnternet sayfasından alınmıştır.
BEŞERİYET İÇİN KURTUUŞ YOLU
Üzerlerine Allah'ın hakim ve murakıp bulunduğunu kabul etmeyenler yalnız iki şeyden korkarlar: Kanun hükümlerinden ve zabıta kuvvetinden... Şayet kanun hükümlerinden ve zabıtanın takibinden serbest kalacaklarını bilseler, onların yapmayacağı yoktur. Fakat ruhlarının derinliklerinde gizledikleri niyet ve düşüncelerinden Allah'ın haberdar olduğunu bilenler, kötü niyet ve düşüncelerinden dolayı Allah'a karşı utanırlarda, kanunun cezalandırmayacağına veya zabıtanın ulaşamayacağına emin olsalar bile, ruhlarını kirletmezler.
Onların ruhları, hisleri ve fikirleri lekesiz ve tertemiz olur. Allah'ı hakkıyla bilenin, yalan aklına gelmez. Hileyi hiç düşünmez, kimseyi aldatmaz. Çünkü bütün bunlar Allah'a ehemmiyet vermemenin neticesi olan kötü şeylerdir.
Allah'ın lütfunu bilen intihar etmez. keremini bilen me'yus olmaz. Büyüklüğünü bilen büyüklenmekten titrer. Allah'ın birliğini bilen, insanlığın şeref ve haysiyetini yok eden, ruhu kirleten şirkten kurtulur. Allah'ın hilmini bilen yapmakta olduğu kötülüklerin cezasının geriye bırakıldığını ve bu oranda nedametle vazgeçtiği surette affa uğrayacağını, ısrar ettiği takdirde korkunç bir akibetin kendisini beklemekte
olduğunu takdir eder.
Allah'ın kutsiyetini bilen, Allah'tan başka herşeyin, ne kadar büyük olursa olsun, aciz, muhtaç ve eksik olduğunu tasdik eder. Emniyetin, selametin yalnız Allah'tan olduğunu bilen, içine düştüğü her türlü darlık ve ıstıraptan dolayı yanlış kapıya yalvarmaz. İzzet ve Kibriya sıfatlarının Allah'a mahsus olduğunu bilen, haysiyet ve şerefini muhafaza eder de Allah'tan başkasına zillet göstermez. Varları yok, yokları var edip duran Allah'ın öldükten sonra , tekrar dirilteceği hakkındaki vaadine inanır ve hayatını ona göre düzenler.
Allah'ın adlini bilen, kötülükten uzaklaşır. Mülkün sahibinin Allah olduğunu bilen, elindekinin evvela: ileride hesabını vermek mecburiyetinde olan, bir emanetçi olduğunu itiraf eder. Kendine ulaşmış olan her nimetin, ancak Allah'ın sevk ve iradesi ile geldiğini bilen, yalnız Allah'ın bunları kat kat artıracağını ve ebedileştireceğini bilen, önüne çıkan tüm hayırlı işleri, kıymetli birer fırsat telakki eder...
Anonim
İş dünyasında önemli bir yeri olan kartvizitler, doğru kullanıldığında kart yığını arasından sıyrılmayı sağlıyor. Kartviziti nasıl verip nasıl almalısınız, rengi nasıl olmalı gibi ayrıntılar size yol gösterebilir...
Sıradan bir kart deyip geçmemek gerekiyor kartvizitleri... Çünkü bu kartlar doğru kullanıldığında birçok kapıyı açabiliyor. Kişinin iş dünyasındaki aynası olan kartvizitler, bulunulan konum, sahip olunan unvan ve şirketi belirten profesyonel bir kimlik. Bu nedenle profesyonel yaşamda kimlik olarak kabul edilen kartvizitleri kullanırken belirli kurallara dikkat etmek gerekiyor.
Kartvizit kullanımı ile ilgili bir makale yazan Todd Natenberg, kartvizitleri özellikle satış dünyasının en değerli araçlarından biri olarak değerlendiriyor. “Kartvizitin gücünü ve zararını tüm yönleriyle anlamamı sağlayan pek çok olay yaşadım” diyen Todd Natenberg, yanında kartvizit bulundurmayanlardan hiç de profesyonel olmayan kartlara kadar pek çok durumla karşılaştığını söylüyor.
Birçok insanın, kartvizitlerin her iki taraf için de karşılıklı fayda anlamına gelen bir fırsatı temsil ettiğini anlamadığını belirten Natenberg, karşınızdaki kişinin üzerinde bırakacağınız etkide kartvizitinde önemli olduğunu belirtiyor.
Kartvizit hangi özellikleri taşımalı?
Bu konuda farklı görüşler olmasına karşın herkesin birleştiği nokta, kartvizitin kurum kimliğini doğru yansıtması gerektiği.
Parlaklık ve renk
Bir kartviziti farklı kılan en önemli özellik rengidir. Ancak önemli olan kartın ne kadar güzel göründüğü değil, işlevi. Kartın uyandırdığı ilk etki rengi ile ilgili ancak kartın üzerindeki yazıların okunmasını engelleyecek bir renk kullanılmaması gerekiyor. Seçilen rengin işin niteliği ile uygun olması dikkat edilecek ilk nokta. Özellikle parlak ve koyu renkler, kartvizite not almayı engeller. Diğer yandan rengin logo ile uyumlu olması gerekiyor. Logonun etkisini azaltacak ve formunu bozacak renklerin tercih edilmemesi öneriliyor. Kartın basımında kullanılan mürekkebin de renk ve kağıdın dokusu ile uyumlu olması gözden kaçırılmamalı. Açık ve soluk renkli mürekkepler kağıtta iyi durmaz.
Kartta olması gerekli bilgiler
Bir süre öncesine kadar kart üzerinde kişinin adı, unvanı, şirketin adı, adresi ve telefonu yer alıyordu. Daha sonra faks numarası, internet adresi, e-posta adresi gibi bilgiler de eklenince kartlar iyice kalabalıklaştı. Bu da kullanılan fontların daha küçük olmasına dolayısıyla daha zor okunmasına yol açtı. Bu durumu önlemek için kart üzerinde kullanılacak bilgilerin işe yarar olması gerekiyor. Örneğin bilgi işlem sektöründe ya da bölümünde çalışan birinin kartının üzerinde şirketin adresinin ayrıntılı olarak yer alması gerekmeyebilir. Ancak internet ve e-posta adresi mutlaka bulunmalı.
Her boş alandan faydalanmalı mı?
Kartvizitin ön yüzünde gerekli olan tüm iletişim bilgileri, şirketin adı ve logosu, kişinin adı ve unvanı mutlaka yer almalı. Bu bilgiler yeterince yer kapladığı için ek bir bilgiye gerek kalmıyor. Ancak bazı iletişim uzmanları, kartın arkasının da kullanılmasını öneriyor. Yalnız tam tersini düşünenler de yok değil. Kartı alan kişinin arkaya sizinle ya da şirketle ilgili not almasına izin verilmesi noktasında bu öneri de dikkate alınabilir. Ayrıca kartın arkasının siyah ya da başka bir renge sahip olması da not almayı engeller. Yine kartın arkasını Türkiye’de alışkanlık olduğu gibi çizilmemesi de dikkat edilmesi gereken başlıklar arasında yer alıyor.
Japon iş adamlarına dikkat!
Her alanda kesin kuralları olan ve geleneklerine bağlı yaşayan Japonlar kartvizitlere büyük önem veriyor. Bu ülkede bir iş görüşmesine başlamadan önce mutlaka kartvizit değişimi yapılıyor. Hafif sarı renkli kartvizitler makamın itibarı ve yüksekliğini gösterir. Kartı aldığınızda mutlaka okumalı ve kişinin adını ve unvanını anladığınızı ve memnun olduğunuzu gösterir şekilde kafanızı sallayıp gülümsemelisiniz.
DOĞRU KARTVİZİT VERME YÖNTEMLERİ
• Kartvizitleri gönderilmesi gereken herhangi bir kağıt, kart ya da dosyaya yapıştırmak ya da zımbalamak iş dünyasında hoş karşılanmıyor.
• Birine kartvizit verirken arkasını paraflamak, size verilmiş kartvizitleri başkasına vermek de doğru değil.
• El sıkışmadan önce kartvizitinizi vermelisiniz.
• Kartı iki elle ya da sağ elle vermeli aynı biçimde almalısınız.
• Aldığınız kartviziti hemen cüzdan ya da cebinize koymayıp incelemelisiniz.
• Toplantı sırasında verilen kartvizitlerle oynamamalısınız.
• Biri size kartvizit vermeden siz vermemelisiniz ve “bir kartınızı alabilir miyim” dedikten sonra siz de kart vermelisiniz.
• Birden fazla kartvizit vermemelisiniz.
Kaynak : İşte İnsan
| Mutlu Olma Sanatı / 29.10.2007 |
|
Mutluluğu içinizde ararsanız zor bulursunuz.Fakat dışarıda ararsanız hiç bulamazsınız. Pencereden bakan iki kişiden biri gökteki martıyı görür; diğeri yerdeki çamuru. İyimser simidi görür; kötümser ortasındaki yuvarlağı . Kederliydim ayakkabılarım yok diye, ayakları olmayan adamı görene kadar. İnsanın mutluluğu veya mutsuzluğundan dış gerçekliğin elbette payı vardır. Ailesinin bütün fertlerini bir depremde kaybeden bir insanı nasıl mutlu edersiniz? Ama yine de insanın olaylara bakış açısının da onu mutlu veya mutsuz etmesinde payı büyüktür.İnsanın bu konuda kendine yardımda bulunması gerekir. Kitaplar ve yaşam, her türlü olumsuz koşulda başarılı olmuş, mutluluğu yakalamış insanların örnekleriyle doludur. Beyin felci hastalığıyla dünyaya gelen Christy Brown’un kendi hayatını anlattığı (Benim hayatım sol ayağım) isimli kitabı bunlardan biridir.Yazar doğuştan felçli doğmuştur. Bütün organları felçlidir. Ancak bir süre sonra annesi oğlunun sol ayağını oynatarak kardeşinin kalemini almaya çalıştığını fark eder. İşte mücadele bundan sonra başlar. Annesinin yardımıyla sol ayağıyla resim çizer, kendini ifade eder, kitaplar yazar, hatta bilgisayar yardımıyla konferans verecek düzeye gelir. İnsanın sahip olduğu maddi araçlarla mutluluğu arasında doğru bir orantı kurulamamıştır. Yani senin evinde 120 eşya var benim evimde 60 tane diye sen daha mutlusun; böyle bir şey yok. “Sahip olmakla, olmak farklı şeylerdir. Sahip olmak maddi , olmak ise insanı değer zenginliğiyle ilgili bir şeydir.”Bence insanın gerçek değeri bütün maddiyatını bir kenara bıraktıktan sonra onda hala devam eden şeylerdir. Bilgi gibi, karakter gibi, ahlak gibi, sevgi gibi... İnsanoğlu durmadan yeni bir şeyler üretiyor ve yine bunlara sahip olmak için durmadan çabalıyor. Buna ne bütçe ne de insanın ömrü yeter. Bunlara sahip olamayınca da kendini fakir olarak değerlendiriyor. Aslında biz insanlar gerçek ihtiyaçlarla , suni ihtiyaçları ayırabilsek o zaman ne kadar zengin olduğumuzu anlarız. Şimdi suni ihtiyaçlara yetişemediği için kendini fakir sayıp mutsuz olanlara soruyorum: “Hiçbir çaba sarf etmeden geldiğin şu dünyada yaşaman, hem de insan olarak yaşaman büyük zenginlik değil midir? İyiyi kötüden ayırabilen bir aklının oluşu zenginlik değil midir? Gözlerinin bir tanesini kaç milyara değişirsin? Güneşi doğarken ve batarken izleyebilmen, çiçeklerin kokusunu alabilmen, çocukların saçlarını okşaman, sevdiklerine sarılabilmen, insanlara iyilik yapabilmen, kimseyi kırmadan yaşayabilmen, hiçbir cana kıymaman, helal kazanabilmen, insanları sevebilmen, Allah’a şükredebilmen, demli bir çaydan bir yudum aldıktan sonra bir oh! diyebilmen, zenginlik değil midir? Şimdi söyler misin? Sen fakir misin? Gülümsemekten, mutlu olmaktan bulaşan bir hastalık var mıdır? Elbette yok. Sadece mutluluğu başkalarına bulaştırabilirsiniz. Bu da kimsenin kurtulmak istemediği bir hastalık olsa gerek.Üzüntüden buluşan hastalık var mı? Ülserden başlayarak kansere kadar bir sürü hastalık bulaşır. O halde kendimize yardımda bulunalım. Yapacağımız iş, olaylara bakış açımızı değiştirmek. Yani penceremizin camından bakınca yerdeki çamuru değil, gökteki martıyı, yıldızları görebilmeliyiz. Kaynak; Hayatımızı değiştirecek öyküler. 1 baskı Nisan 2004 Neden kitap. nahitserbes.com alıntı |
| AKIL, İLİM VE CEHALET | ![]() |
![]() |
![]() |
| Perşembe, 18 Haziran 2009 | |
|
M. Ali KAYA
![]() Yüce Allah aklı yarattı ve ona “Bana yönel dedi.” Akıl Allah’a yöneldi. Sonra “Mahlûkata yönel” buyurdu. Akıl mahlûkata yöneldi. Yüce Allah buyurdu: “İzzetim ve celalime yemin olsun ki senden daha değerli bir şey yaratmadım. Seni ancak sevdiğim kimselere bahşederim. Sana emreder ve seni nehyederim. Seninle mükâfatlandırır, seninler cezalandırırım.” Bu hads-i kutsi ile anlıyoruz ki Allah akıl sahiplerini mükellef tutmuş ve insanı akılları ölçüsünde mükâfatı, aklını kullanmadığı ölçüde cezayı hak edeceğini duyurmuştur. Yüce Allah Âdem’i yaratıp cennete koyduktan sonra onu üç şeyle denemiştir. Akıl, din ve haya.. Âdem (as) aklı tercih ettiği için dine ve hayâya da sahip olmuştur. Böylece aklın gereği iman, imanın gereği itaat ve hayânın sonucu güzel ahlak olmuştur. Aklın ne olduğu konusunda İslam bilginlerinin farklı görüşleri vardır ama hepsi aynı kapıya çıkmaktadır. Cumhur-u ulema aklı “kulluğun aracı, Allah’ı tanıma ve emirlerini anlama âleti, hayrı ve şerri ayırma ve cennete ulaşma vasıtası” olarak görmüşlerdir. ** |
Konu : Kur’an’a Göre Cahil Kimdir
İnsanın hayat içerisinde kullandığı kavramlar çok önemlidir. Çünkü her bir kavram, kişinin olayları ve hayatı doğru bir şekilde değerlendirebilmesi için, birer ölçü birimi ve birer mihenk taşıdır. İşin başında elindeki ya da zihin dünyasındaki ölçü birimi yanlış olan biri, önüne gelen her şeyi yanlış ölçüp, biçecektir. Bunun için inanan her insan kullandığı tüm kavramları vahye inşa ettirmek zorundadır. Kavramların vahye inşa ettirilmesi insana Allah (c.c. ) ile aynı dili konuşmasını sağlayacaktır. Hal böyle olunca insan Allah’ın gör dediğini görecek, O’nun (c.c. ) baktığı yerden hadisata bakıp, O’nu (c.c. ) razı ve memnun edecek bir hayatın sahibi olacaktır.
Öyleyse gelin çokça kullandığımız, ama hep tek bir anlama sıkıştırıp, diğer anlamlarını ihmal ettiğimiz önemli bir Kur’an kavramı olan cehalet ve buna duçar olan cahilin ne anlama geldiğini Kur’an aynasından bakarak öğrenelim. Kur’an cahil, cahiliye ve cehalete dair onlarca ayette çok geniş ve farklı açıklamalarda bulunur. Bizim burada bunların hepsine değinmemiz mümkün değildir. Biz sadece Kur’an’ın ce-he-le kökünden türetilen ve çeşitli kalıplarıyla 24 ayette geçen ifadelerin bağlamını dikkate alarak bazı tespitlerde bulunmaya çalışacağız.
Kur’an içerisinde geçen 24 kullanımın, 4’ü direk cahiliye olarak geçmektedir. Bu 4 kullanıma dair Kur’an’ın bize söylediğini ve söylemek istediğini bir daha ki yazıya havale ederek, öncelikle ce-he-le kökünden türetilen kelimelerle Kur’an’ın kime cahil dediğine bir bakalım.
Cahil: Bilgisiz olan, bir şey hakkında yeterli ilme ve bilgiye sahip olmayan, bir şeyin önemini gereği kadar fark edememiş olandır. Genelde cahil deyince hepimizin anladığı ilk mana budur. Çok ilginçtir, Kur’an böyle bir cahilliği çok da kınamamakta, bilgisizlikten dolayı yapılan yanlışların Allah tarafından af edilebileceğini söylemektedir. ( Nisa 4/17; En’am 6/54; Nahl 16/119; Hucurat 49/6 )
Cahil: Allah’ın emirlerine karşı soğuk davranan, o emirleri basite alıp gereğince önemsemeyen ve daha da kötüsü o emirlerin üzerine başka sözler söyleyendir. (Bakara 2/67 )
Cahil: Etrafında kendisine hakkı ve hakikati anlatan binlerce ayet, işaret ve mucize olmasına rağmen halen olağanüstü işler bekleyendir. (En’am 6/35, 111 )
Cahil: İyiliği emretmeyip, kötülükten alıkoymayan, insanların hatalarını bağışlamayan, müsamaha ve hoşgörü ile etrafındakilere muamele etmeyendir. (Araf 7/199 )
Cahil: Hakkında kesin bilgileri olmamasına rağmen zanna dayanarak bazı şeylerin peşine düşen ve elde ettiği eksik bilgiler üzerine hükümler bina edendir. (Hud 11/46 )
Cahil: Şehvet ve nefsanî arzularının peşinde koşan, insanı ayartan iç güdülerinin esiri olandır. (Yusuf 12/33 )
Cahil: Emanete ihanet eden, kendisine teslim edilen her ne ise, onu koruyup gözeteceği yerde, umursamayıp zayi edendir. (Ahzab 33/72 )
Cahil: Allah’a ait bir alanı başka şeyler ile paylaşan, bu paylaşımı meşru göstermeye çabalayan ve başkalarının da böyle yapmaları için teşvik edendir. ( Araf 7/138; Zümer 39/64 )
Cahil: Gönderilen elçilerin mesajlarına karşı kulak tıkayıp onları işitmeyip, anlamayan yada anlamasına rağmen anlamak istemeyendir. (Hud 11/29; Ahkaf 46/23 )
Cahil: Boş ve faydasız söz, iş ve düşüncelerin peşinde olan, nerede nasıl davranacağı belli olmayan, kendini bilmez ve taşımaz bir hayatın sahibi olandır. ( Kasas 28/55 )
Cahil: Sosyal hayatta olan biteni tam anlamı ile anlamayan ve insanların dertlerini çözüme kavuşturmak için uğraşmayandır. (Bakara 2/273 )
Cahil: Allah’ın başkasına bahşettiği bazı güzellikleri çekemeyerek kıskanan, kendi elinde bulunan nimetlere şükür edeceği yerde, başkalarının elinde bulananları hazmedemeyendir. (Yusuf 12/89 )
Cahil: Başkalarına dil uzatan, kendisi salih bir amel ortaya koymadığı gibi, güzel iş yapanlara engel olan ve güzelliği ortadan kaldırmak için ona-buna çelme takandır. (Furkan 25/63 )
Görüldüğü gibi ilahî kelamın lügatinde cahil, çok zengin bir anlam hazinesine sahiptir. Bu anlamları dikkate aldığımızda Efendimiz’in Mekke’nin en kültürlü ve soy itibari ile en asil insanına neden Ebu Cehil/Cehaletin babası dediğini daha iyi anlıyoruz. Vahye tamamen teslim olan ve kullandığı tüm kavramlarını ona inşa ettiren Efendimiz (s.a.v. ) nasıl ki, cahilin anlamını çok iyi kavramıştıysa; cehaleti de çok iyi kavramış, onu belli bir zamanın ve mekânın ismi olarak değil, bir zihniyet ve hayat tarzının ifadesi olarak anlamış ve ümmetine de böyle anlamaları için çeşitli uyarılarda bulunmuştur.
Öyleyse gelin “Cahiliye zihniyetinin en temel özellikleri nelerdir? Bir hayat tarzının cahiliye diye isimlendirilmesi için ne gibi hususiyetler taşıması gerekmektedir?” sorularına cevaplar arayalım.
İyisi mi; biz susalım, Kur’an konuşsun ve bir dahaki yazımızda cahiliye zihniyetinin özeliklerini bize anlatsın.
Muhammed Emin Yıldırım
İFTİRA
Olmayan birşeyi olmuş gibi anlatmak veya nakletmek. Hayatta insanoğlunun çeşitli arzu ve beklentileri vardır. Bu beklentilerine bazen erişemeyebilir. Böyle bir durumda, bazıları kendi kaderine razı olurken; bir kısım insanlar da arzu ettiklerini zorla elde etmeye çalışırlar. Bu bakımdan iftira, bir kimseyi veya bir şeyi elde etmek veya o şeyi başkalarından kıskanıp, zarar verme düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Her halükârda, dünya için önemli olan bir nesneye karşı olan zaafın neticesinde iftira yapılır.
İftira son derece kötü ve tahribedici bir hadisedir. Hem iftirayı yapan ve hem de kendisine iftira edilen kimse için oldukça rahatsız edici bir tutumdur. İftira sonucunda insanlar arasındaki sevgi ve dostluk bağları zayıflar; dayanışma gücü ortadan kalkar. insanlar birbirine güven duymaz olurlar. Bu güvensizlik, bir toplumun sosyal hayatını tamamen felce uğratan yıkıcı bir etki yapar. İftira, toplumdaki güzellikleri yakıp bitiren bir ateş gibidir.
İftira, toplumda adaletin tam olarak etkisini kaybettiği zamanlarda yaygınlaşabilen bir sosyal ve ahlâkı hastalıktır. Çünkü adaletsizlik ve takipsizlik, kötü fiillerin yaygınlaşmasına ve artmasına yol açan bir başıboşluğa sebep olmaktadır.
İslâm'da iftira konusu, üzerinde oldukça fazla durulan bir konu olmaktadır. Çok sayıda ayet-i kerime, iftira'nın özelliğinden ve onun Allah'ın nezdinde sevilmeyen ve hatta yerilen bir davranış olduğundan bahsetmektedir.
İftiranın en ağırı namus üzerine atılan iftiradır. Bunu, Hz. Âîşe ile ilgili olarak "İfk"* olayında görmekteyiz Olay özet olarak şöyle cereyan etmiştir: Hz. Peygamber ashab-ı kirâmla sefere çıkarken, kura ile belirlenen bir eşini de beraberinde götürürdü. Bu usulle, Mustalikoğulları Gazâsına da Hz. Âîşe katılmıştı. Konaklama yerinde, devenin üzerindeki gölgelikten (mahfel) tuvalet ihtiyacı için çıkan Âîşe (r.anhâ), dönüşünde gerdanlığını düşürdüğünü farketmiş, aramak için yeniden çıkmıştır. Bu sırada ordu yola çıkmış, Hz. Âîşe, devenin üzerindeki gölgeliğin içinde zannedilmiştir. Dönüşte unutulduğunu anlayan Hz. Âîşe, orada beklemiş, ordunun arka gözcüsü Safvân b. Muattal O'nu devesine bindirerek yolda orduya yetiştirmişti.
Münâfıkların reisi Abdullah b. Ubey ve arkadaşları bunu fırsat bilerek Hz. Âîşe'ye zina iftirasında (ifk) bulundular. Bir aydan fazla bir süreyle bu dedikodu Medîne'de dolaştı. Hz. Peygamber ve Âîşe validemizin yakınları bu olaya çok üzüldü.
Daha sonra Hz. Âîşe Nûr sûresindeki şu ayetlerle temize çıkardı:
"O uydurma haberi getirip iftira (ifk) atanlar, içinizden bir topluluktur. Onu kendiniz için bir ser sanmayın, bilakis o, sizin için hayırdır. İftirada bulunanlardan her birinin kazandığı günaha göre cezası vardır. Onlardan günahın en büyüğünü yüklenene de büyük bir azap vardır."
"İftirayı işittiğiniz zaman, mümin erkeklerin ve mümin kadınların, kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulunup da: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?"
"Bir de dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki, bu şahitleri getiremediler, o halde onlar, Allah nezdinde, yalancıların da kendileridir"
"Eğer Allah'ın lütuf ve merhameti, dünyada ve ahirette üzerinizde olmasaydı, yaydığınız fitne yüzünden, size mutlaka büyük bir azap dokunurdu."
"Siz o iftirayı dilinize dolamıştınız. Hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığınız şeyi ağzınızla söylüyor ve onu önemsiz birşey sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah nezdinde büyük bir günahtır "
"O asılsız sözü duyduğunuz zaman: "Bunu konuşmak bize yakışmaz. Haşa! Bu büyük bir iftiradır" demeniz gerekmez miydi?" (en-Nûr, 24/1116).
Hz. Peygamber inen bu ayetleri tebliğ ettikten sonra; "Ya Âîşe, Allah'a hamd et. Allah seni, iftiracıların isnadından kesin olarak berî kıldı" buyurdu. Bunun üzerine Âîşe (r.anhâ) nin annesi: "Kızım, kalk da Resulullah (s.a.s)'a teşekkür et" deyince, Hz. Âîşe; "Hayır kalkmam ve yalnız Allah'a hamdederim" diye cevap verdi (bk. Buhârî, Tefsîru Sûre, 24/6, Meğâzi, 12, 32, 34, Şehâdet, 2, 15, Eymân, 13, 18, İ'tisâm, 28, Tevhîd, 35, 52; Müslim, Tevbe, 56; Ebû Dâvud, Salât, 122; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 194, 195, 197; Kamil Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Ankara 1984, VIII, 73-97).
İftira eden kimse, bununla amacına ulaşamaz ve sonunda dünyevî ve uhrevî bakımdan kendisi zararlı çıkar. Nebî (s.a.s) "İftira eden kimse zarara uğramıştır" (Ahmed b. Hanbel, I, 91) buyurur.
İffetli bir kadına zina isnadında bulunup da bunu dört erkek şahitle ispat edemeyen bir kimse kazif cezasına çarptırılır. Bunlara ceza olarak seksen değnek vurulur ve bundan sonra şahitliklerine güvenilmez (bk. en-Nûr, 24/4; "kazf" mad.). Zina isnadında bulunan kimse kadının kocası olur ve dört şahitle bunu ispat edemezse "mulâane" yoluna başvurulur (bk.en-Nûr, 24/6-9; "Liân" mad.).
En ağır iftirayı atan kimse bile sonradan pişmanlık duyar ve durumunu düzeltirse Cenâb-ı Hakkın mağfiretine nail olabilir (en-Nûr, 24/4-5).
Günümüzde fertlerin birbirine iftirası yanında basın ve yayın yoluyla da iftiralar yapılmaktadır. Namus, iffet, haysiyet ve zimmet üzerindeki bir iftira ne kadar çok yayılırsa, iftiracının sorumluluğunun da o nisbette artması tabiidir. Ayette şöyle buyurulur: "Mümin erkek ve o kadınlara işlemedikleri bir günahla eziyet edenler (onlara iftira atanlar), doğrusu açık bir günah yüklenmişlerdir" (el-Ahzab, 33/38).
Sami ŞENER